Bahar’ın renkleri

Kararlı adımlarla başladığı kariyer yolculuğunda hiçbir zaman kolaya kaçmadan ilerleyen Bahar Kongel Fransez 15 senedir çalıştığı moda sektörünün bugün en itibarlı isimlerinden. Özgün ve insan odaklı yaklaşımıyla styling alanında rakipsiz bir marka olan Bahar Kongel Fransez bizi evinde ağırladı, renkli ve samimi sohbetiyle tadına doyulmaz bir moda sohbetine imza attık.

Moda çocukluk hayaliniz miydi? Küçüklükten beri hayalim olan şey moda değil, kıyafetler aracılığı ile görsel hikayeler yaratmaktı. Küçükken annemin dergilerindeki çekimleri incelemeyi inanılmaz çok seviyordum. Ve sanırım istediğim şey daha çok dergicilikti. Kıyafetlerin kendileri değil, onları kullanarak yaratabileceğim hikayeler beni heyecanlandırıyordu. En sevdiğim oyunlardan biri eve gelen arkadaşlarımı giydirmek ve fotoğraflarını çekmekti. İlkokuldayken sınıf arkadaşlarımdan film karakterleri yaratıp, annemin dergilerindeki gibi onlara kıyafetler giydirip moda çekimleri yapmışlığım çok.  Tabii o zamanlarda Türkiye’de stylist kavramını ne demek olduğunu bileni bırakın, çevremde moda dergiciliği yapan biri bile olmadığı için bu ülkede böyle bir mesleği yapabileceğimi hayal bile edemezdim.  O yüzden bu yönüm ve ilgimin sadece hobi  ve bir çocukluk macerası olarak kenarda durması gerekiyordu. Üniversite zamanı geldiğinde, sadece meslek eğitimi aldığım bir dal yerine,bana yaratıcı ve sorgulayıcı bir bakış açısı kazandırıcak bir bölüm okumak istiyordum. Hiçbir zaman sayısal, sistemsel çalışan bir kafa yapım olmadığı için, aklımdaki bölümler, alanları daha geniş olan psikoloji, sosyoloji gibi bilim dallarıydı.

Neden sosyoloji, hangi beklentilerle BİLGİ’ye girmiştiniz?

Sosyoloji’nin hep “neden” sorusunu sorması ve toplumları, kültürlerini, normlarını vb. hiçbir önyargı olmaksızın, sadece anlamaya çalışması, çıkış noktalarını bulması, sebeplerini araştırması beni çok heyecanlandırıyordu. BİLGİ’de ilk önce Psikoloji bölümüne başlamıştım ama seçmeli ders olarak aldığım Sosyoloji sınıflarındaki tartışmalar ve konular çok ilgimi çektiği için bölüm değiştirdim. Çok severek okudum Sosyolojiyi ve  çok iyi profesörlerden dersler aldım, tekrar üniversiteye gitsem yine aynı bölümü okumak isterdim. Sosyoloji bölümü bittiğinde, çok iyi bir bakış açısı kazandığımı hissediyordum. Herşeyi sorgulamak, görünenin arka tarafı ile ilgilenmek artık benim için bir refleks olmuştu. Mezun olduğumda yine görsel ve yaratıcı bir iş yapmak istiyordum ama yaptığım işte sadece tüketimin, sistemin aracı olmamak, kendi dünyamı kurarak çalışmak en büyük amaçlarımdan biriydi.

 

Sosyoloji eğitimi bulunduğunuz yere gelmek için ilginç bir yol olmuş…

Bence çok doğru bir yol oldu.  Çünkü  Sosyoloji  daha önce söylediğim gibi bana özel bir bakış açısı kazandırdı.  Sosyoloji, sayesinde ben hep antenleri açık gezen biri oldum, ve sorgulama refleksi kazanmam hayal gücümü geliştirmeme yaradı. Yaratıcılık, ancak anti olmak ile gelen birşey. Varolan sistemi, kuralı hemen kabul edenlerden yaratıcılık çıkmaz. Ayrıca moda, özellikle stylist olmak ders alınarak yapılacak bir meslek değil. Çok biriktirmiş biri olmanız gerekiyor. Yıllarca gözlemlerinizle, seyrettiklerinizle,okuduklarınızla, gezdiğiniz ülkeler, şehirlerle vb. kendinize has bir dünya yaratarak ve hayal gücü geliştirerek yapılabilen bir iş bu. Bir İşkoç annanesi nasıl giyinir, Rize’deki bir çiftçinin kılığı nasıl olur gibi sayısız bilgiye sahip olmanız gerekir. Bunu ancak çok gözlem yapan kişiler bilir. Bugün moda sektöründe çalışmak isteyen gençler için moda Gucci’nin son çıkan terliğini bilmek oluyor. Halbuki biz trendlerle değil, bu trendlerin nerden, hangi sosyal akımlar sonucu çıktığını bilen kişi olmalıyız ki, daha çıkmayan trendleri dahi tahmin edebilelim.

 

Mezuniyetten sonra dergiciliğe başladınız, sonra?…

Mezun olur olmaz Marie Claire’e başvurmuştum, yazı yazmayı düşünüyordum, çok umut vermeden gel staj yap dediler. Üç ay içinde moda çekimi yapmaya başladım. Her şey çok hızlı gelişti. Sonra ayrıca Türkiye’nin ilk alışveriş dergisi “Süper” de  de çalışmaya başladım. Tamamen yerli, bütün sayfalarını biz yapıyorduk. Orada çok şey öğrendim. İmkanlar iyi olmadığı için editörlük dışında prodüksiyon, çekim nasıl yapılır, ekipler nasıl kurulur, yoktan nasıl var edilir kısmını da öğrendim. O zaman dergicilikte bugünkü şartlar da yok. Ne iyi para kazanabiliyoruz, ne çok kreatif işler yapabiliyoruz , ne de şimdi gibi sosyal medyadaki gibi  ismimiz duyulurdu.  Küçücük krediler ile yazılırdı… Tamamen  idealist bir meslekti. Bu dönemde, bizim kuşak  ülkede ilk defa moda tanımlarını oluşturdular, kimsenin bilmediği tanımları olan stylist, moda editörlüğü yeni yeni çıkmaya başlamıştı. Şimdiki gibi  her iki kişiden biri stil danışmanı, blogger değildi :)  Ben 8 sene moda derciliği yaptıktan sonra, hem bu dünyanın, hem de kurumsal hayatın bana göre olmadığını anlayarak, dergilerden uzaklaştım. Bir süre sadece markalarla çalışmaya devam ettim, Yargıcı, Koton, İpekyol vb. gibi markaların kampanya çekimleri için fikir ve stil yaratıcılığı yapıyordum. Ama dergicilik sevgim peşimi bırakmadı, doğru bulduğum yayıncılığı yapmak için kolları  sıvadım. Özgür, bağımsız bir dergi yaratmak istedim. O zaman bloglar yeni çıkıyordu, sosyal medya yeni yeni etkisini gösteriyordu. Bu dergiyi online yapmaya karar verdim. Derginin ismini “blank-mag” koydum. Yani beyaz, boşluk anlamında.Bu dergide yazan, çizen, çekim yapan herkes bu beyaz boşluğu kendi hayalleri, bakış açıları ile dolduruyordu. Okuyucu olarak da hedefimiz sorgulamaya açık, keşfetmeyi sevenler  oldu, ilham almayı seven kişiler ile iletişim kurduk. Markalardan reklam almak yerine, onlara kendi dilimizde içerikler oluşturduk. Böylece ilk online dergilerden birini kurmuş oldum.

 

Şimdi bir ajansınız var; Le Koko Collectif neler yapar?

Yıllarca bir çok ajans, prodüksiyon şirketi ile çalıştım. Ama bu ekiplerin moda  bilgisi, knowhow’ı yoktu.  Moda ürünü bilgisi, trend bilgisi , koleksiyon dili geliştirme başka bir disiplin olduğu için bu kadar senelik deneyim sonucu, kendi anlayışımda sadece moda işi  ile ilgilenen yaratıcı bir studio, ajans kurmaya karar verdim. Çünkü yıllarca projelerde stylist olarak görev almama rağmen, fikir geliştirme, sanat yönetmenliği vb. bir sürü işi yapmak zorunda kalıyordum.  O yüzden bari yaptığım işlerin hepsini bir isim altında toplayayım dedim ve Le Koko Collectif’i kurdum.Markalara, koleksiyonlarının hikayelerine uygun fikirler geliştiren, baştan sona tüm kampanya sürecini planlayarak, stylingden, içeriğe, produksiyona tek çatı altında, tek dilde,  moda bilgisi ile iş yapabilen bir ajansız. Esprili ve ironik bir dilimiz var.

 

Giyiminiz ve karakteriniz çok renkli… Bu markanıza da yansımış

Ben renkleri hayatta bir başkaldırı olarak kullanıyorum. Renkler, benim hep kendimi ifade etme şeklim oldular. Statülere, ezberlere, kurumsal düzenlere karşı kullandığım araçlarım. Çünkü bence  çok renkli olmak oyun bozan bir şey! Ayrıca benim işimi yapan birinin, renk kullanmada adeta bir sihirbaz olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü biz bilgimizi ancak bu şekilde dışa vurabiliriz. Bir de,  sözüm ona “çok ciddi” bir yer olan dünyada, hepimizin çok önemli insanlar olduğu oyununda, fon için seçilen renkler hep siyah gibi safe, güvenli tonlar.  Mesela bir şirket düşünün, herkes birbirine benzer gözükür. Lüks satan markaların çoğu yine koyu renkleri kullanırlar. Statü belirtisidir. Halbuki renk kullanımı bir insanın zekasının, birikiminin, ters köşe bakabildiğinin, kurallara uyan değil, kendi kurallarını koyan biri olduğunun, cesaretinin temsilidir. Çünkü renk kullandığında, siyahta olduğu gibi arkasına saklanamazsın. Seçtiğin ton ve desen, senin karakterinden , birikimden sinyaller verir.Türk moda dünyasına da baktığınızda, renk ve espri dilini kullanan markanın çok az olduğunu görürsünüz. Lüks hissi, ciddiyet hep seçilen iletişim yolları oluyor. Aksi takdirde komik bulunurum, ciddiye alınmam diye kaygılanıyorlar. Halbuki  dünyada moda sektörü çoktan bu illüzyondan kurtuldu. Müşterisi ile daha samimi bir dil kuruyor, sokaktan ilham alıyor ve mizahı iletişim dili olarak kullanıyor. Ajansımın da bu kadar renkli olması aynı sebepten. Dünyayı çok ciddiye almadığımızı, ayaklarımızın yere bastığını, snob bir dil yerine, işlerimizde espri ve ironi dilini seçtiğimizi anlatmak için fazlaca renk kullanıyoruz.

 

Gençlerde görselliğe önem verme, giyim çok önemli oldu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ülkemizde, giyime önem vermenin ve kendi stilini bulma çabasının geçte olsa fazlaşmasına çok seviniyorum. Giyinmek ve stil yani moda bir kültür unsurudur. Bu sayede markalarınız da gelişir. Ama bu sürecin doğru içselleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bizde malesef  insanlar, çoğunlukla  trendlerin, akımların nereden çıktıklarını, kökenlerini araştırmadan, bilmeden, sadece sosyal medyada birinin üstünde görüp ya da dergilerden bakarak, kendi hayat tarzlarına uyup uymadığını düşünerek giyiniyorlar. Halbuki, hayat tarzıyla stilin her zaman birbirini desteklemesi gerekir. O zaman gerçek olur. Birde son yıllarda, giyime önem verme kadar moda blogger’ı olma akımı var.  Yine aynı şekilde o konuda da bence şunu düşünmek gerekir. Ben gerçekten ilham veren bir hayat mı yaşıyorum, ilginç bir bakış açım var mı? İnsanlar benden neden etkilensin? Bu işi ben yoksa sadece kendimi göstermek, çok çalışmadan para kazanmak, bir şekilde hava atmanın cool yöntemini mi bulmak için mi istiyorum. Dünyada blog meselesi şöyle çıktı; zaten hobisi olan zaten öyle yaşayan insanların kendini özgürce ifade ettiği platformlardı bunlar ama bizde hobisi olmayan, geçmişte de böyle bir şeye merak duymayan insanlar, sabah uyandıklarında blogger, guru olduklarından karar verdiler.İstisnalar var bu arada, hepsi öyle değil tabii. Ama büyük resim öyle gözüküyor. Bir insan title’ına kendi karar vermez ki, önce bir şeyler yaparsın sonra title ortaya çıkar. Aynı şekilde hayat tarzları olmayan, yurtdısındaki sosyal medya hesaplarını takip ederek, kendilerine hayat belirleyen insanlar moda markaları ile çalışmaya başladı ve sektörün malesef güçsüzlenmesine sebep oldu.

 

Bu nasıl değişecek peki?

Değişmesi için markaların işbirliği yaparken, sadece o blogger’ın 100 bin takipçisi varmış  diye bakmaması gerekir. “Bu kişinin dünyası benim dilime uyuyor mu, markama ne katacak?” diye sormalılar… PR şirketlerinde ve markalarda bu bilinç olmalı. Marka ürünü sattırmak için algısından kaybetmemeli. Bugün ülkemizde blog yapan insanlar nerdeyse bütün markaları aynı derecede seviyorlar, hepsine aynı dercede yakınlar. Bu, dediğim gibi belirli bir hayat tarzları olmadığını gösteriyor.

Powered by Openmedia