PROF. DR. Ege Yazgan’ın gözünden BİLGİ

Ege-Yazgan-2OK

1998 yılında okulun henüz kurulma aşamasındayken görevine başlayan, kat ettiği her adıma şahit olan ve bu yolda uzun bir süredir destek sağlayan İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Ege Yazgan ile BİLGİ’li olmayı konuştuk.

 BİLGİ ruhunu oluşturan temel değerleri sorsak neleri sayarsınız?

En eski BİLGİ’lilerden biri olduğum doğru. 1998 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi neredeyse kurulma aşamasındayken çalışmaya başladım. O dönem birbirini tanıyan bir avuç akademisyenin kurduğu, “üniversite gibi üniversite” anlayışıyla oluşturulmaya çalışılan ilginç bir kurumdu BİLGİ. Derslerine girdiğimiz,  kitaplarını, yazılarını okuduğumuz önemli isimler, Asaf Savaş Akat, Gülten Kazgan, Mete Tunçay, Uğur Alacakaptan başı çekiyorlardı. O dönem de, bu dönem de bu isimleri bir arada gören her genç akademisyen bu maceranın bir parçası olmak ister. Bütün kariyerim de böyle başladı. Belki biraz abartılı bir tanım olacak ancak BİLGİ’nin o dönem ruhunu ve değerlerini oluşturan temel kıstas “kalite” idi. O birikimli kadronun başlattığı harekete, giderek daha fazla isim katıldı ve çok hızlı, çok önemli ve kalıcı bir yükseliş yaşandı. Oğuz Özerden’in Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu dönemlerdi, Oğuz’un “mütevazi olma ve gözükme” anlayışı tüm üniversiteye yayılmıştı. Bu gelenek hala devam eder. Kapılar açık çalışılır genelde, herkesin sadece adı yazılıdır kapılarda…

 

Hiç unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Doğrusunu söylemek gerekirse gerçekten çok değişik anılarım oldu. Bunlardan sizlere anlatabileceklerim çok sayıda değil gerçi, ama bir tanesi aklıma geldikçe hala gülerim. İlk dekanlığımdı, o zaman ki adıyla İktisadi İdari Bilimler Fakültesi, Kuştepe Kampüsü’nde çalışıyor. Oysa Santralİstanbul yeni açılmış ve tanıtımlar orada yapılıyor. Aday öğrencilerden ve ailelerinden tepki aldık, tanıttığınız kampüste okumayacak mı çocuklarımız türünde… Bir ay içinde karar verildi İktisat ve Uluslararası İlişkiler bölümleri Dolapdere Kampüsü’ne taşınacaklar… Ne var ki Dolapdere Kampüsü Hazırlık sınıfları için yapılmış kat planlaması, akademisyen odası yapmaya müsait değil. Sınıfları ikiye bölerek  ofis haline getirmek ve bunu bir ay içinde gerçekleştirmek için kollar sıvandı. Benim dekanlığa vekâleten gelmemle kendimi inşaat kalfası gibi çalışır bulmam aynı anda oldu. O dönem Laureate ile ortaklık başlamıştı, dolayısıyla iş bölümü konusunda da tam bir geçiş dönemi içindeydik. Neyse, 15 günde inşaat tamamlandı; etraf temizlendi, taşınma gerçekleşecek. Tam o anda ortaya çıktı, her sınıfı ikiye bölünce doğal olarak iki kapı gerekiyor, eski kapılarda sorun yok, ancak yeni kapıların ısmarlanması unutulmuş. Dolayısıyla iki odadan birinin kapısı yok, taşınan her akademisyen “benim kapım nerede” diye bana geliyor. Hayatımın en karanlık günleri gibi yaşadım o inşaat dönemini. Herkesi teskin ederken “bildiğiniz gibi BİLGİ’de kapı açık çalışıyoruz zaten” gibi şakalarla da durumu kurtarmaya çalışıyorum. Neyse 15 günde yeni kapılar geldi, takıldı ve herkes işine geri döndü.

 

Sizce 20 yılda BİLGİ nasıl bir yol aldı? Hangi alanlarda dikkat çekici gelişimi ve başarıları oldu? 

Bir üniversitenin başarısı, çok daha uzun sürelere yayılan zaman dilimlerinde daha iyi sınanır. Baron de Rotschild iyi bir şarap üretmek için, ilk yüzyılın zor olduğunu söylemiş bir söyleşisinde, çok doğru bir tespit. Hem doğru ilkelerle iyi bir gelenek oluşturacaksınız, hem de bu geleneği güçlendirerek sürdüreceksiniz… Kolay ve zaman içine bitirilebilecek bir uğraşı değil. Bir üniversite diplomasının değeri, her sene, her dönem arttırılmalıdır çünkü insanlar üniversiteden bir kere mezun olur, ancak tüm yaşamları boyunca bu diplomayı beraberlerinde taşırlar. Üniversiteye düşen, o diplomanın değerini hiç azaltmamak ve daima arttırmaya çalışmaktır.

 

Bu kuruma ilk girdiğinizde ileride rektör olabileceğinizi hayal etmiş miydiniz? Nasıl bir sorumluluk büyük bir üniversitede yönetici olmak?

Üniversiteye rektör olmayı hayal ederek girecek bir genç akademisyene ilk tavsiyem, kendisine başka bir kariyer araması olur, çünkü akademisyenlik rektör olmak için seçilmez. Rektörlük, bir üniversitenin tüm temsilini üstlenen, son derece önemli ve değerli bir görevdir ancak idari bir görevdir. Rektörlüğü üstlendiğinizde akademik çalışmalarınızı bu görev süresince askıya almak zorunda kalırsınız. Ben BİLGİ’de hemen her türlü idari görevi üstlendim, gerek vekâleten, gerek asaleten Dekanlık, Rektör Yardımcılığı, Enstitü Müdürlüğü yaptım. Son olarak da Rektörlüğe atandım. Doğal olarak araştırma görevlisi olduğumda bunların hiçbirini ne düşünmüş ne de hedeflemiştim. Ancak dediğim gibi, üstlenmediğim idari görev çok az kaldı. Belki de düşünmediğim ve çok da hevesli olmadığı için bu görevler bana tevdi edildi, bilemiyorum. Ancak genç arkadaşlarıma ufak bir tavsiyem olacak: Tevdi edilen görevlerin ünvanını değil sorumluluğunu taşımanız gerektiğini hiç bir zaman unutmayın. Hiç bir görev, dışarıdan görüldüğü gibi kolay ya da sevimli değildir, sorumluluğunu ve yükünü kaldıracağınızı düşünmediğiniz görevlere talip olmayın.

 

Rektör olmadan önce her kurum çalışanı gibi sizin de kurumunuzla ilgili planladığınız projeler olmuştur. Bizimle önümüzdeki dönem yapmak istediklerinizi paylaşabilir misiniz?

Bildiğiniz gibi hem WASC sürecinde son değerlendirme aşamasına yaklaşıyoruz, hem de Stratejik plan çerçevesinde çalışmalarımız sonuna yaklaştı. Üniversitenin hem hesaplanmış, iyi düşünülmüş biçimde büyümesi hem de kalite yönetimi ve eğitim/öğretim/formasyon düzeyinden ödün verilmeksizin gelişilmesi konularında çok önemli iki eşikteyiz. Sağlıklı ve sürdürülebilir bir eğitim geleneğini oluşturmak için çok kapsamlı bir kurumsal çerçeve oluşturuyoruz. Bu yalnızca benim değil, benden önce bu görevi üstlenen Rektörlerin ve benden sonra devralacak meslektaşlarımın ortak bir ürünü olacak. Ancak her konuda olduğu gibi, bu konuda da temelde yatan unsurun insan kalitesi ve kumaşı olduğunu söylemek, vurgulamak istiyorum. İyi bir üniversite, her şeyden ve her aşamadan önce, iyi eğitmenlerle, iyi akademisyenlerle oluşturulur. Socrates’in bahçe sohbetlerinden bu yana, üniversite eğitimi bir usta/çırak ilişkisi olarak gelişti. Yüzyıllara yayılan bir sürecin, iletişim teknolojileri yüzünden değiştiğini zannetmemek gerekiyor.

 

Öğrencilerin BİLGİ’de yönetime katılması ne oranda mümkün oluyor? Siz bu konudaki imkânları daha da ileriye götürmeyi düşünüyor musunuz?

Seçimle gelen bir Öğrenci Konseyi sistemi bulunuyor. Burada öğrenciler aldıkları oy oranında temsil ediliyorlar. Yönetim Kurulu toplantılarına da, öğrenci yaşamına ilişkin konularda bir temsilci katılıyor. Tabii bunlar kurumsal işleyiş çerçevesinde yapılan işbirliği, ancak Üniversite giderek daha fazla sayıda öğrenci kulübü barındırıyor, bunların önemli aktiviteleri oluyor. Ama asıl değerli olan, BİLGİ öğrencisinin söz hakkına sahip çıkması. Sadece fikir ve ifade özgürlüğü çerçevesinde ele alınırsa, bu konuda gayet renkli bir üniversite yaşantımız olduğu söylenebilir. Ancak bizler de toplumun genelinden tümüyle bağımsız değiliz. Toplumu tehdit eden şiddet, terör gibi olgular üniversiteyi de daha korunaklı hale getirmemize neden oldu. BİLGİ, her şeye rağmen bir özgürlük ve çokseslilik ortamı olmayı sürdürmeye çalışıyor.

 

BİLGİ’yi diğer vakıf üniversitelerinden farklı olarak öne çıkaran unsurlardan biri uluslararası kimliği… Sizce neden BİLGİ “gerçekten” uluslararası bir üniversite?

Tabii ki her üniversitenin temel işlevi, “uluslararası” hatta bilim ve sanat anlamında “uluslar üstü” olmaktır. Hem insanlığın tüm entelektüel birikimine sahip çıkmak hem de yerel, geleneksel unsurları incelemek, dünya kültürüne, epistemolojik araştırmalarına aktarmaktır. Ancak BİLGİ olarak daha kurulma aşamasında, Portsmouth Üniversitesi ile birlikte başladık, London School of Economics dış programlarıyla bize çok önemli bir destek verdi. BİLGİ’nin kuruluşu ve var olması, bir “uluslararası ortalık” çerçevesinde gelişti. Bu başlangıç zamanla gelişerek, büyüyerek çok sağlam bir gelenek halini aldı. Laureate International Universities sistemine dahil olduğumuzda zaten çok geniş, dünyanın yirmiden fazla ülkesine yayılan bir altyapının parçası da olduk. Öğrenci ve eğitmen değişiminde, yurt dışı üniversitelerle ilişkiler ve ortak projeler anlamında sanıyorum Türkiye’de en önde gelen üniversitelerden biriyiz.

 

BİLGİ’nin akademik kadrosunda hep alanlarında çok tanınmış isimler olur. Bu üniversitenin özellikle tercih ettiği bir durum mudur?

BİLGİ’nin kurulduğu yıllarda, vasıflarında bir üniversite herkesin olmasını arzuladığı bir yerdi. O dönem, kendi alanında tebarüz etmiş, sektörlerinde öncü olan, yaratıcılığıyla ve birikimiyle öne çıkan kişiler BİLGİ’de ders vermeyi arzuladılar. Bu fazıl bir daire olarak devam etti, iyi, donanımlı ve hazımlı akademisyenlerin yetiştirdiği araştırma görevlileri de onlara benzemeye çalışırlar ve yetkin bir akademik gelenek oluşur. BİLGİ’e büyük ölçüde bunu yaşadık. BİLGİ’nin, şu anda çoğu başka alanlarda iştigal eden kişilerde, emekli olan akademisyenlerde ayrı ve özgün bir yeri olduğuna inanıyorum. Bunun örneklerini çok sıklıkla gördüm. Bu üniversitenin bir tercihi olarak varlığını sürdüren bir husus değil, iyi bir üniversite geleneğinin yarattığı bir durum diyebiliriz belki…

Powered by Openmedia